GALATA
GİRİŞ:
Merhaba Kum saati okuyucuları bugün de Galata’yı beraber
gezeceğiz. Bu yazı için heyecanlıyım çünkü Galata’yı başından beri yazmak,
anlatmak için tabiri caizse can atıyordum. On iki noktası olan bir tur olacak
Galata turu, tabi siz bu noktalar arasında daha fazla yer keşfedebilirsiniz. Bu
yerler benim gezerken dikkatimi çeken yerler.
Pera, Yunanca “karşı yaka” veya “öte” anlamına gelir.
Buradaki yerleşim Bizans’ın bir parçasıydı ve Galata Konstantinopolis’in 13.
mahallesiydi. Buranın bilinen ilk adı, incirlik anlamına gelen “Sykai”dir.
Öncelikle turumuza dünyanın ikinci metrosu olan Tünel’den
başlayacağız. Tünel’e gelebilmeniz için Karaköy vapur iskelesinden veya
Eminönü/Sirkeci den tramvay a binip Karaköy durağından da gelebilirsiniz. İsterseniz
şişhane metro durağından da gelip isteğinize göre de bir rota oluşturabilirsiniz,
size kalmış. Galata ile Pera’yı birbirine bağlayacak asansör tipinde bir demir
yolu projesi için Eugene Henri Gavand, Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han’dan
gerekli izinleri alarak tünelin yapımına 1871’de başlar ve 1874’te tamamlanır.
Az önce de bahsettiğim gibi asansör mantığında bir çalışma şekli var,
vagonların biri inerken diğeri çıkıyor birbirine bağlı olduklarından dolayı da
fazla bir elektriğe ihtiyaç duyulmuyor. Kısa bir mesafe olmasına rağmen
insanların refahını düşünüp onların rahat edebilmeleri için böyle bir çalışma
yapılmış, ta o zamanlardan. İnce düşünülmüş bir girişim, fakat bu hassasiyet
şimdilerde ne kadar sürdürülebiliyor?
Tünel e sahil tarafından bindiğiniz de İstiklal
caddesinin başından ineceksiniz -zaten kısa sürüyor- indiğinizde yokuşun
dikliğini hemen fark ediyorsunuz. İndiğiniz nokta taksime kadar giden nostaljik
tramvayın başlangıç noktasıdır.
Buradan sonraki
noktamız İstanbul Modern Sanat Müzesi; Karaköy’deki yeni binası tamamlanana
kadar tüm faaliyetlerini sürdüreceği geçici mekânına taşındı, yeni yeri
Beyoğlu’nda hemen istiklal Caddesinin birkaç arka sokağında bulunuyor. Her bir
nokta için Google haritalardan faydalanabilirsiniz, ayrıca burası şişhane
durağına yakın. Sadece sanata ilgisi olanlar için değil size farklı bakış
açıları kazandıracağı için de herkesin özellikle öğrencilerin gitmesini
öneririm. Burada çeşitli tablolar,
çeşitli konularda sinevizyon gösterileri, koleksiyonlar vb. birçok iç açıcı
farklı tasarımlar sizi bekliyor olacak.
Ücretler;
Tam: 32 TL
İndirimli (Öğrenci, Öğretmen, Emekli ve 65 Yaş
Üstündekiler): 18
*Perşembe günü Türkiye’de ikamet eden ziyaretçilere
ücretsizdir.
*Salı günleri 14.00-18.00 arası, 18-25 yaşındaki Türkiye’de
ikamet eden gençlere ücretsizdir.
*Normal müze kartı geçerli değildir.
Ziyaret Saatleri;
Salı, Çarşamba, Cuma, Cumartesi: 10.00-18.00
Perşembe; 10.00-20.00
Pazar; 11.00-18.00
Pazartesi; kapalı
Tel; (0212) 334 99 00
Ücretler;
Tam: 25 TL
İndirimli: 10 TL (12 yaş üstü öğrenciler, öğretim
görevlileri, 60 yaş ve üstü)
*Çarşamba günleri öğrencilere ücretsizdir.
*Her Cuma 18.00 - 22.00 arası ücretsiz olarak ziyaret
edilebilir.
Ziyaret Saatleri;
Salı, Çarşamba, Perşembe, Cumartesi: 10.00–19.00
Cuma: 10.00-22.00
Pazar: 12.00-18.00
Pazartesi: Kapalı
*Normal müze kartı geçerli değildir.
Tel; (0212) 334 99 00
Şimdiki durağımız ise Galata Mevlevihanesi Müzesi; Beyoğlu’nda
İstiklal Caddesi’nin bir ucunda, Tünel meydanından Galipdede Caddesi’nden
aşağıya doğru inmeden hemen solda tarihi Cümle kapısıyla Galata Mevlevihanesi
Müzesi sizi karşılar. Osmanlı döneminde Galata veya Kulekapısı Mevlevihanesi,
Galipdede Tekkesi adlarıyla anılmış olan Mevlevihane, 1481 yılında kurulmuş
olan “Galata Sarayı Enderun Mektebi” ile birlikte Beyoğlu’ndaki en önemli
Osmanlı eserlerindendir. Galata Mevlevihanesi II. Bayezid (1447 – 1512)
döneminde 1491 de Afyon Mevlevihanesi Şeyhi Divane (Semaî) Mehmed (Çelebi) Dede
tarafından İskender Paşa’nın Galata’daki arazisi üzerinde kurulmuştur.
İstanbul’da bulunan 6 Mevlevihane’den en eskisidir. (T.C. KÜLTÜR VE TURİZM
BAKANLIĞI web sayfasından yararlanılmıştır)
Galata Mevlevihane Müzesine girdiğinizde sokağın o
yoğunluğundan birden daha sakin bir atmosfere geçiş yapıyorsunuz. O zamanların
havasını dokularını burada gezerken hissetmek ve görmek mümkün. Bu müze o
zamanların dini eğitim şekillerini ve koşullarını size yaşatarak anlatmaya
çalışıyor. O dönemlerdeki eğitim koşulları ve çeşitli şekillerdeki kurumsal
yapıların işleyişi ile ilgili bakış açısı kazanıyorsunuz. Tekke, Zaviye, Dergah
gibi; ritüellerin ve kurumsal ihtiyaçların yerine getirildiği dini içerikli
mekanlar oluşturulmuştur. O zamanlarda kullanılan giysiler, malzemeler nelerdir,
her bir köşesini okuyarak gezerseniz buradan çıktığınızda bu konular hakkında
bir bilinç oluşacaktır en azından. İçeriyi gezdikten sonra dinlenmek ve
rahatlamak adına bahçesini biraz dolaşabilirsiniz.
*Normal müze kartı
geçerlidir.
Tel; (0212) 245 41 41
Buradan hemen sonraki durağımız Ceneviz Cafe; ilkbahar
aylarında, özellikle yazın gün batımına doğru açık havada oturup
arkadaşlarınızla sohbetinizin yanında çay ve kahve keyfi yapabileceğiniz bir
yer. Konumu Galata Kulesini yakınında olmasından kaynaklı açık havada Galata
Kulesini aşağıdan görebileceğiniz hoş bir mekan. Tam 4-5 arkadaşla gelinip
rahat rahat sohbet edilebilecek bir yer.
Bir sonraki noktamız Şirin Fırın; menüsünde kurabiye tatlı
harici şeyler de mevcut fakat burası tatlılarıyla öne çıkan bir yer.
Renk kullanımları çok hoş; dükkanın,
tabakların, bardakların… Adı gibi şirin bir dekorasyonu ve havası var. Kışın da
baharda da öne çıkan ve ilgisini koruyan bir havası var, her haliyle Şirin
Fırın, şirinliğini koruyor. Sabah 06.00 dan akşam 00.00 a kadar açık, Galata
rotanızda kahvaltıyı burada yapıp turunuza kaldığınız yerden devam
edebilirsiniz isterseniz.
Şirin Fırın’ın hemen çaprazındaki diğer durağımız Viyana
Kahvesi; tatlıları ve kahveleriyle insanlara Galata manzarası eşliğinde güzel
tatlar sunuyorlar.
Çikolatalı San Sebastian tatlısı ismini çokça duyurmuş buradan. Normal
cheese cakelerden biraz daha farklı San Sebastian tatlısı; daha yumuşak bir kremamsı dokusu var.
Çikolatayla labnenin uyumunu iyi yakalamışlar. Çikolatalı San Sebastian sipariş
ederseniz eğer, çikolatası hızlı donabiliyor bekletmemekte fayda var. Mekanı
hoş, küçük; bazen de yer bulmakta sorun yaşanabiliniyor, uzun sıra
kuyruklarıyla karşılaşabilirsiniz, nitekim hafta sonları daha çok sıra
olabiliyor. Biz öğle vakti gitmiştik ve sakindi.
İçerisinde hafif bir endüstriyel
tasarım ile beraber masalarında iri mermer kullanmasından kaynaklı Osmanlı
Dönemi mermer kullanımlarını andırarak arada güzel bir geçiş, uyum sağlanmış.
Ve işte anlatmaya can attığım yer Galata Kulesi; Aslında bu
çevreyi gezerken; ulaşmak istediğim, görmeye can attığım nokta burası. Benim
için bu gezintinin tek durağı Galata. Onu ilk gördüğünüzde içinize
gizleyemeyeceğiniz bir sevinç kaplar-en azından benim öyle oluyor-.
Sanki
bulmayı beklediğiniz, aradığınız şey oymuş da ve artık ona ulaşmışsınız gibi
hissedersiniz. Tüm bu gezintinin yorgunluğunu bitkinliğini üstünüzden alır ve
yapması gereken şeyleri, görevlerini bitirmiş biri rahatlığında ona bakarsınız.
Günün sonunda şehrin kalabalığı bir kenara, zihninizin kıyılarında sadece
Galata ve siz kalırsınız.
Nisanda akşam 7 gibi gün hafiften kararmaya
başlarken, sokak ışıkları yanmadan önceki son anlarda -gözümüzü kamaştıran
güneş ışınları yokken- Galata'yı seyretmek ayrı bir güzel oluyor. Bu zaman
aralığın da Galata canlı ve berrak duruyor sanki ya da hafif puslu bir
berraklık… Sokak lambaları yandığın da ise beyaz, sarı ve kızıl bir görünüme bürünüyor
Galata kulesi.
Galata'yı uzun uzuna seyretmek isterseniz eğer, bir kenara
veya duvar dibine geçmeyi öneririm. Çünkü her yeri kalabalık oluyor buranın ve
bunula birlikte neredeyse her yer fotoğraf kadrajları çevrelenmiş olduğundan
etrafta dolaşırken veya izlerken rahat olamıyorsunuz. Ben kendime bir yer
buldum mesela, sarmaşık sarılı bir duvar var, benim Galata'yı en rahat seyredebildiğim yer burası.
Sarmaşıklı duvarın önüne geçmiş, kolumu da kırmızı yangın musluğuna yaslayarak hafifçe sağa meyilli bir halde saatlerce Galata'yı seyredebilirim galiba.
Buradan Galata'ya doğru bakarken, görsel çerçevemde
Galata ve gökyüzü kalıyor, birbirine bu kadar yakışan bir ikili görülmeye
değer. Onca kalabalık, bir sürü insan oradan oraya geçe dursun Galata kulesi
hep yapayalnız… Galata tek başına kala kalmış, en eskilerinden buranın ve
yılların yorgunluğu, birikmişliği üzerine sinmiş halde; sessiz, sakin bekler
günün kararmasını ve tekrar güneşin doğmasını… Onun hikayesini düşünerek
bakıyorum ona.
O zaman size kısaca Galata
kulesinin başından geçenleri anlatayım:
Dünyanın ilk kulelerinden
biri olduğu rivayet edilen Galata Kulesi 528 yılında Bizans İmparatoru
Anastasius tarafından bölgenin en yüksek noktasına tahtadan yaptırılmış. Tabi
ki o zamanki görüntüsü şu ankinden çok farkıymış. Kulenin Galata’nın en yüksek
yerine yapılmasının iki sebebi var: Birincisi; fener ve gözetleme kulesi olarak
kullanılmak üzere yapılması. İkinci sebepse günümüz kent planlamacılarına ve imarcılara
ders niteliğinde: Anastasius zamanında imar edilen bir yapının bir diğer
yapının deniz manzarasını engellememesi yönünde bir kural olduğundan kimsenin
manzarasını bozmayacak şekilde en tepeye yaptırmış.
Yüzyıllarca boğaza hakim
konumu ile İstanbul’un bekçiliğini yaptıktan sonra, 1204 yılında 4. Haçlı
Seferi sırasında yoğun tahribata uğramış. Sonrasında da o dönem İstanbul’da
çıkan büyük yangınlara direnemeyen kule 1348 yılında Cenevizliler tarafından
tekrar inşa edilmiş. Fakat bu sefer ahşap bir kule yerine yığma taş yöntemi
kullanılarak, şu anki görünümüne de benzeyen, bambaşka bir kule yapılmış. Bu
yöntem en alt kısma uzun taşların yatay olarak döşenip üste koyulan her taşın
kısaltılması mantığına dayanıyor. Kulenin en alt kısımdaki taşlar 3,5 metreden
daha uzunken, en üst kısımdaki taşlar ise 20 cm uzunluğundalar. Cenevizliler
kuleyi yeniden inşa etmişler ve Bizans’ta “Büyük Kule” olarak anılan kulenin
ismini “İsa Kulesi” olarak değiştirmişler. O dönemde kulenin en tepesinde de
bir haç ve çan olduğu rivayet ediliyor.
Sonrasında tarihler 1453
yılının 29 Mayısını gösterdiğinde İstanbul’un ve Galata’nın durumu değişiyor.
29 Mayıs Salı günü Galata’nın anahtarları halk tarafından direniş
göstermeksizin Fatih Sultan Mehmet Han’ a teslim ediliyor. Galata Kulesi
Osmanlı Devleti’ne geçtikten sonra da tamirata girer. Fatih Sultan Mehmet Han
tarafından büyük önem verilen Galata bölgesi zaman içinde İstanbul’un en büyük
ticarethanesi haline gelir. Osmanlı’ya geçirildikten sonra Galata’da ki haç ve
çan indirilir. Halka yangınları ve akşam vakitlerini duyurmak için kullanılmaya
başlar. Akşam vakitlerinde ve büyük yangınlarda halka durumu Kös (yani büyük
davul) çalınarak duyurulurmuş. 1509 yılında İstanbul depreminde Kule tamamen
yıkılır. Dönemin ünlü mimarlarından Mimar Hayrettin depremden kaynaklı çoğu
harap olmuş tarihi yapılarla beraber Galata Kulesini tekrar inşa eder. Kanuni
Sultan Süleyman Han döneminde zindan olarak kullanılır. İkinci selim Han
döneminde birçok büyük yangınlar geçirir ve zarar görür, ardından tekrar bir
tamirattan geçer. Üçüncü Murat Han döneminde Rasathane olarak kullanılır.
1965-1967 yılları arasında ise yapılan son tamiratla Kule şimdiki görüntüsüne
kavuşur.
*(Yukarıdaki ilgili Galata
Kulesi’nin tarihini anlatan kısım için “Biz Evde Yokuz” ve çeşitli web
sitelerinden yararlanılmıştır)*
Özetle Galata Kulesi neredeyse 1500 yıldır çevresinde
yaşayanlara, Galata halkına hizmet amacıyla kullanılmış; düşmana karşı haberci
olmuş, savaşta zarar görmüş. Afet habercisi olarak kullanılmış, bir sürü deprem
ve yangın geçirmiş, zarar görmüş. Fakat her seferinde tekrar onarılmış, tekrar
inşa edilmiş. Tabiri caizse en zorlu dönemlerinde düşmüş hatta tamamen yıkılmış
fakat tekrar tekrar ayağa kalkmış. Bence Galata Kulesi’nden öğreneceğimiz çok
şey var. Hayattaki zorluklarla baş edebilmeyi, düştüğümüzde kalkabilmeyi; işin içinden
çıkılamayacak en zor anlarımızda bile “artık yapabileceğim bir şey kalmadı,
harap oldum” dediğimizde bile tekrar küllerinden doğmayı öğretiyor Galata
bizlere… Zorluklarla karşı karşıya
kaldığımızda bir süre sonra çekilmez bir hal alıyor geriye iki seçenek kalır
birincisi kabullenmek diğeri ise bizi zorlayan şeye karşı daha hazırlıklı
olarak mücadele etmek.
Kendini en iyi yine kendin anlarsın. En yakının dahi hatta
annen bile senin kadar anlayamaz seni. Çünkü tüm bu yaşadıkların, başından
geçen olaylar, hepsini o anki düşünce ve değerlerinle karşılamışsındır. Bir
başkası senin o duygularına, hislerine birebir sahip olamaz. Her bireri sana
ait. Daha dokuz yaşındasındır, herkesin seni anlayabileceğini düşünürsün ama
çocuksun; yetişkinlerde bir zamanlar çocuklardı fakat insan çabuk alışıyor
değişime… Yirmi bir yaşındasındır ve yirmi bir yıldır bu bedenin içindesindir,
tüm o olayları hep bu pencerelerden görmüşsündür. Bunca yıl tüm hikayelerinde bu karelerden bakan hep aynı kişidir; kendin... “Kimse bir kaptanın dalgalarla nasıl boğuştuğunu, ne mücadeleler verdiğini
bilmez, gemiyi limana getirdi mi getirmedi mi ona bakar.” İnsanlar sonuç görmek
istiyor, sürece dahil olma, süreci anlama çabasında değiller. Demem o ki
herkesin kendine ait bir dünyası var ve bu dünyaların kendilerine ait
kuralları, onlara has koşulları var. Her dünya birbirinin aynı değil, aynı
şeyler yaşanmıyor, yaşansa da aynı etkileri oluşturmuyor. Galata’yı ne kadar
anlatmaya çalışsam, çabalasam da tam değil, eksik kalır hep. Galata’yı en iyi
Galata anlar. “Derdim Galata'yı anlatmak değil aslında Galata'nın bize
anlatmaya çalıştıklarını yansıtmak.”
İşte Galata bu; geçirdiği zorlukların ardından yaşam
mücadelesi vermek ve kendini yaşatmakta kalmamış başkalarının yaşamına da kucak
açmış, onlara yuva olmuş; bitkilere, kuşlara…
Orta kat, iri pencerelerin bulunduğu kısımda bitkiler görülüyor.
Oralarda nasıl büyüyebilmiş ilginç doğrusu. Dikkatli bakarsanız kimi küçük
ovuklara minik minik kuşların girip çıktığını göreceksiniz, bir defasında yeşil
renkte papağan (İstanbul'da çokça var bunlardan) görmüştüm bu deliklerde.
-Galata'yı sevmemin kuşkusuzca en önemli yanı bana umut
vadetmesidir, öyle ki ona her baktığımda yeni bir heyecan yeşerir içimde. Onda
kimsenin göremediği şeyi görmek, ona sıcak bir fikir gibi yaklaşmak isterim her
zaman. Benim için bir manzaradan fazlası Galata. Sabahattin Ali'nin de dediği
gibi, "ilkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşamaya değer…
Ne olursa olsun…" Zorda olsa elbet tutunacak bir yer bulabilir insan bir
zaman sonra. Bu ümitle yaşadığı müddetçe…
Farklı sokaklar, farklı caddeler bir yapıya farklı açılardan
bakmamıza yardım ediyor ve haliyle hissedilen duygularda çeşitliliği de
beraberinde getiriyor. Onun için küçük bir tavsiye; Galata’ya bakabildiğiniz
her köşeden bakmaya çalışın. Galata’nın güzelliği onu her ayrı sokağında
izlemekte saklı.
Şimdi ise biraz rahatlayacağımız, dinleneceğimiz bir yere
gidiyoruz, Velvet Cafe; ev ortamı sıcaklığı ve samimiyetinde bir yer burası.
Hatta öyle ki kafenin içerisinde “ annemin koltuğu, annemin dikiş masası”
ifadeli Vintage dekorlar var. Nostaljik ve iç açıcı bir atmosferi var buranın. Afrika’dan
Osmanlı’ya gelen kahvenin hikayesiyle ilişkili bir başlangıç hikayesi var. İşletmecilerin
Sudan’dan göçen büyük büyük dedeleri sarayda kahveci başıymış. Küçük, şirin bir
yer, onun için kalabalık arkadaş ortamlarına uygun değil, 2-3 kişilik hoş
sohbetler edebileceğiniz sakin bir kafe. Neredeyse ev gibi burası, çalışanları müşterilere
misafir gözüyle bakıyorlar, bu hassasiyetle yaklaşıyorlar; güler yüzlü ve
içten. Buranın küçükte bir kitaplığı var tek başına giderseniz de alın bir
kitap rahat koltuklarında vakit geçirin. Menüsü de kendisi gibi minik; kahvaltı
çay, kahve çeşitleri, tatlılar…
Kendisini burada ün etmiş, adını iyice duyurmuş
nefis kaymaklı tarçın serpilmiş bir un helvası…
Ayrıca buraya has bir özellik
daha, -benimde en çok hoşuma gideni- kahve ve çay içeceğimiz fincanınızı
kendiniz seçebiliyorsunuz ve bu fincanların hepsi de antika fincanlar.
Çalışanlar sizden sipariş aldığında çay- kahve içmek istediğiniz zaman bir
tepside farklı faklı ülkelerden olan antika fincanları getirip size tek tek
hikayesini anlatıyor ve hangisinde içmek istiyorsanız seçebiliyorsunuz. Gelen
herkes müdavimi oluyor buranın, yeniden gitmek, keyifli vakitler geçirmek
istiyor insan…
Tekrar Kulenin olduğu meydana gelip oradan Kule ’ye giriş
kısmına bakan yoldan aşağı iniyoruz, inerken hemen soldaki durağımız bulunuyor,
Galata Konak Kafe; kafenin giriş katında ve üst katta da yerleri var ama
buranın asıl olayı manzarası… Yemekleri içecekleri hakkında pek bir ilgiye
rastlamadım, standart bir menüye sahip. Oysa manzarası insanı büyülüyor.
Buradan Galata’yla neredeyse aynı yüksekliğe geliyorsunuz ve ayrıca birçok
nokta görülüyor bu yükseklikten; Topkapı, Adalet Kulesi, Ayasofya, Sultanahmet,
Süleymaniye,(yani Fatih) Üsküdar, Çamlıca, haliç, Boğaz… İstanbul’un çoğu eşsiz
manzarasını sunuyor burası sizlere. Manzarayı seyretmekten hoşlanan birkaç
arkadaşınızla beraber gelirsiniz buraya, çay-Türk kahvesi ve manzaranın tadını
çıkarırsınız. Güneşli havalarda gün batımına doğruda ayrı bir güzellik çıkıyor
ortaya.
Kafeye gelirken indiğimiz noktaya gelelim ve tekrar aşağıya
doğru devam edelim, ana yola inerken kullandığımız bir merdiven karşılıyor bizi
Kamondo merdivenleri; bu merdivenler Kamondo Ailesi tarafından yapılmış.
Tanzimat döneminde yaşayan bu Yahudi banker ailesi zamanla; sarraflık ve
tefecilikten bankerliğe ve banka sahipliğine terfi etmiştir. Cumhuriyet
dönemine kalmadan Türkiye’yi terk edip Fransa’ya yerleştiler. Merdivenden
inmeden evvel hemen sola ilerlediğinizde Kamondo ailesinin yaşadığı Kamondo Evi
kalıntılarını görürsünüz.
Merdivenden iner inmez koca koca tarihi binaların olduğu
Bankalar Caddesiyle karılaşıyoruz, eski adıyla Voyvoda Caddesi. Osmanlı
zamanından kalan ve hala kullanılan Eski Bankalar ve ticarethane olarak
kullanılan tarihi yapılarla çevrili bir cadde. Osmanlı’nın tanıdığı ilk
bankaların merkezleri buradaydı: Banque Ottoman, Banca di Roma, Credit
Lyonnaise gibi. Cumhuriyet döneminin milli bankalarından; Merkez Bankası, İş
Bankası gibi… Şişhane yönüne doğru ilerledikçe Bankalar Caddesi’nin şıklığı
azalıyor. Bu caddedeki en görkemli binalardan biri de Osmanlı Bankasıdır.
Son durağımız ise bu caddede bulunan eski Osmanlı Bankası şu
anki adıyla Salt Galata; burası özel bir şirket tarafından kullanılıyor şu an
için. İçeriye girince hemen solda iki katlı halka açık kütüphane bulunuyor.
Genellikle öğlen 12.00 dan akşam 20.00 a kadar açık oluyor. Dilediğiniz gibi
kitap okuyabileceğiniz, ders çalışabileceğiniz, araştırma yapabileceğiniz
modern tasarımlı bir kütüphane.
Bu çalışma alanının tam ortasından çatıya kadar
uzanan bir boşluk var. Ders çalışırken sesin çok yansımamasını ve ortamın ferah
olmasını sağlıyor. Kütüphanenin orta alanında metal oda gibi bir kasa
bulunuyor, kasadan içeri doğru girdiğinizde alt kata geçeceksiniz yine orada da
bölüm bölüm gayet iyi korunan kasalar mevcut. Burası restoran ve küçük bir kitapçıyı
da bünyesinde bulunduruyor. Buraya geldiğinizde bence direkt olarak asansörle
3. kata çıkın ve aşağıya doğru yürüyerek gezin. Bu katta asansörden indiğinizde
hemen sağınızda genişçe, elips bir pencere var. Bu pencerenin de nitelikli
yerleri gördüğü kendine has bir manzarası var. Bu katta bulunan, Bankalar
Caddesini, Galata Kulesi’ni görebileceğiniz ve yine ders çalışabileceğiniz
güzel alanları olan genişçe bir çalışma odası bulunuyor. Aşağıya doğru gezerek
inin ve giriş katının bir alt katında sergi salonu bulunuyor, oraya da
uğrayabilirsiniz. Girişten direkt karşıya doğru ilerlediğinizde genişçe, duvarı
boydan boya kaplayan yine iyi manzaraya sahip bir pencere var. Gayet iyi
korunmuş bir yapı burası. Buranın en çok hoşuma giden yanı mermer kullanımındaki
bolluğu ve tasarımının güzelliği… Mermerlerin beyazlığından kaynaklı iç açıcı
bir atmosfere sahip.
Tarihi yapılar sadece belirli bir tarihi süreci ve
olayları değil milletlerin, toplulukların kültürel değerlerini, yaşayış
tarzlarını ve inançlarını dönem dönem çevrelerindeki yapılara daha somut bir
şekilde yansıtıyorlar. O insanların doğaya, birbirlerine olan saygı ve düşünce
hassasiyetleri yapılara aksediyor.
Tüm okuyucularıma ve beni destekleyen dostlarıma teşekkür
ediyorum. : ))

































Yorumlar
Yorum Gönder